
Akdeniz ve Ege Denizi kıyılarına özgü endemik bir tür olan deniz erişteleri (Posidonia oceanica), denizel ortamda yetişen tek çiçekli bitkilerden biridir. Yüksek oksijen üretme kapasiteleri nedeniyle “denizlerin akciğeri” olarak anılırlar. Kıyısal bölgelerde kum hareketlerini dengeleyerek erozyonu önlemede kritik rol oynarlar.

Karbon yutağı özellikleriyle iklim değişikliğiyle mücadelede önemli bir işlev üstlenen bu deniz çayırları, aynı zamanda pek çok deniz canlısına yaşam alanı sağlar. Özellikle balık türleri için korunaklı bir sığınak oluşturan deniz erişteleri, deniz ekosisteminin vazgeçilmez unsurlarındandır. Otçul bir tür olan yeşil deniz kaplumbağası (Chelonia mydas) da besin ihtiyacının büyük bölümünü bu çayırlardan karşılar.

Ne var ki, özellikle dip trolü gibi yıkıcı avlanma yöntemleri, bu hassas ekosistemi ve içinde barındırdığı canlıları ciddi biçimde tehdit etmektedir.
Ege kıyılarındaki birçok körfez gibi Kuşadası Körfezi de deniz erişteleri açısından oldukça zengin yataklara sahiptir. Dalgaların kıyıya taşıdığı deniz erişteleri, zaman zaman doğal setler oluşturarak kıyı çizgisini korur. Bu birikintiler çoğu zaman göz ardı edilse de aslında doğanın kıyıları korumak için geliştirdiği önemli bir mekanizmadır.
Deniz eriştelerinin çok daha farklı ve unutulmuş bir kullanım biçimini ise tesadüfen Bodrum’un eski bir köyünde keşfettik.Yalıkavak ile Bodrum arasında, Karadağ’ın güney yamacında, deniz seviyesinden yaklaşık 400 metre yükseklikte, kızılçam ormanları içinde adeta gizlenmiş gibi duran ve yıllar önce terk edilmiş Girelbelen Köyü’nde yaptığımız inceleme sırasında, taş evlerin tavanlarında dikkat çekici bir detayla karşılaştık.

Bodrum Yarımadası’nın geleneksel kırsal mimarisinin özgün örneklerinden olan bu evlerde, “Musandıralı ev” olarak bilinen yapılarda oldukça yaratıcı bir tavan tekniği kullanılmıştı. Herhangi bir mühendislik eğitimi almamış kırsal insanlarının geliştirdiği bu yöntemde; önce ahşap kirişler yerleştiriliyor, üzerine kargı kamışları seriliyor, ardından sahilden toplanan deniz erişteleri bu katmanın üzerine kalın bir tabaka halinde yayılıyordu. En üstte ise toprakla kapatılarak “loğ taşı” denilen silindirik taşlarla sıkıştırılmıştı.
Benzer toprak damlı taş evlere Latmos (Beşparmak) Dağları çevresinde de rastlanmakla birlikte, o bölgelerde deniz erişteleri yerine genellikle zakkum, defne gibi çalı-çırpı malzemeleri tercih edilmiştir.
Girelbelen’i daha da ilginç kılan nokta, köyün denize yaklaşık 10 kilometre uzaklıkta, ulaşımı oldukça zor bir dağ yamacında yer almasına rağmen, o dönem insanlarının deniz eriştelerini yapı malzemesi olarak değerlendirmiş olmalarıdır. Büyük olasılıkla bu malzemeyi yük hayvanlarıyla, yolun olmadığı zorlu arazi şartlarını aşarak köye taşımış ve kırsal mimariye özgün, işlevsel bir katkı sağlamışlar. 
Günümüzde kıyılarda biriken deniz erişteleriyle ilgili sistemli bir değerlendirme veya yeniden kullanım çalışması olup olmadığını bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, kıyıya vuran bu değerli bitkilerin çoğu zaman “atık”, “pislik” veya “kokuşmuş yosun” olarak görülüp toplanarak çöpe gönderildiği ya da rastgele doğal alanlara döküldüğü ve yakıldığıdır.
Oysa Girelbelen örneği, bize doğanın kıyıya sunduğu bu eriştelerin yaratıcı ve sürdürülebilir kullanım alanları olabileceğini gösteriyor. Acaba geçmişin bu kadim bilgeliğinden ilham alarak, bugün kıyıya vuran deniz eriştelerini farklı amaçlarla yeniden değerlendirebilir miyiz?
EKODOSD / KUŞADASI



